Doğru düzgün sırayla okumak için bölümler

1 2 3 4 5 5,5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18

Tuesday, July 14, 2009

WW - chapter IX

THE BATTLE OF ZION

Morphy kale dışına açılan avluda öylece oturuyordu. Etrafını gözlüyordu, koşuşturan insanları, gözlerindeki korkuyu.. Savaş hazırlıkları hızla sürüyordu, komutan eli silah tutan her erkeğin alınmasını emretmişti. Küçük çocuklar, miğferi kafasına büyük geldiği için yüzü görünmeyeninden, "Düşman geldi mi?" diye ortalıkta koşturanına kadar. Yaşlılar, gençler, whatever...

Trinity çıktı içeriden, hızlı adımlarla avluya girdi. Etrafına bakındı, hali direk "pissed off"tu. Öfkeli gözleri Morphy'e döndü, "Şunlara bak" dedi, "Gözlerinde korkuyu görebiliyorsun".
Bunu diyerek Trinity, bir anda kalabalığın dikkatini çekmiş oldu. Morphy ayağa kalktı. Trinity'nin bahsettiği korkuyu o da görüyordu elbette, ama avlu baya kalabalıktı ve çıkacak olası bir kavgada Trinity'nin yanında olması pek mantıklı olmazdı.
"Ülkelerini koruyorlar" dedi Morphy, "Bu yeterli değil mi?"
"Üçyüze karşı onbin, Morpheus" dedi Trinity, "Bu savaşı kazanamazlar. Hepsi ölecek"
"O zaman ben de onlarla ölürüm!" diye çıkıştı Morphy. İçindense Weo'nun bir yolunu bulup onları kurtarması için dua ediyordu. Trinity sessizce dönüp uzaklaşırken o da çıktı avludan, kale kapısının önüne geldi. Etrafına baktı şöyle, işler kötü giderse kaçabileceği bir yol düşünmeye çalıştı. Arkadaki mağaralar, hmm, görülürdü kesin, kaledeki motorsikletler, hmm, hızla ön kapıdan düşmanı yararak çıkabilirmiydi ki? O motorlar kaç beygirdi acaba?
Bir çocuk gözüne ilişti. Kendi kadar bir kılıçla öylece duruyordu ayakta, bakınıyordu etrafına. İlgisini çekti. "Ver la şu kılıcı" dedi.
Çocuk kılıcı verirken masumane "Söylediklerine göre hiç umut yokmuş" dedi, "Ölecekmişiz. Bi de dediklerine göre "işimiz iş" miş".
"Lan Weo.." diye içinden geçirdi Morphy. Kılıcı 3 5 sallarken "Evet" dedi, "Eeea, öleceğiz gibi evet." Tarttı kılıcı şöyle bir, "That's good sword" dedi. Kavradı çocuğu, "There's always hope" dedi.

Şak, şuk, vjjt, jujt, arkada yüreklendirici müzik, Morphy zırhıyla silahlarını kuşandı. Tam eli silah deposuna giderken Trinity'i farketti, yanında. Elinde keleşi, hazırdı Trinity. "Hangisini istersin patron?" dedi gülümseyerek. "Sana M4A1 Carbine önerebilir miyim?"
"Ee, heh," diyebildi Morphy, Trinity'nin dönüşüne sevinmişti, en azından yalnız kalmayacaktı "Ben şu büyük demir makasını alacağım galiba" dedi.
Trinity koca bir makası aldı deponun arkasından, tartarak "İyi, ağırmış" diyerek verdi Morphy'ye "Yeni bir fantazi ha Morphy?"
"Ağırlığa güveneceğim" dedi Morphy, "Seninki de iyiymiş, keleş, hadi bakalım". Durdu bir an, wait a minute, döndü Trinity'e, "Bir saniye, sen şimdi", duraksadı, "Ne oldu da fikrin değişti bize döndün birden" dedi.
"Heh" dedi Trinity ve Morphy hepsinin nasıl da yavaşça Weo'ya benzediklerini farketti. Düşündü, Weo'nun üzerinde olan etkisi iyi miydi, kötü müydü karar veremedi; sonuçta, Weo iyi adamdı, ama deli ve manyaktı.
Trinity konuşunca sıyrılıverdi bu düşüncelerden "İç kalede eski depolarda sağlam motorsikletler var, ikimiz için de ayarladım sayılır. Dağdan giden şu eski yola da baktım hafiften, müsait gözüküyor. İşler yolunda gitmezse.."
"Adamımsın" dedi Morphy.

Gece olmuştu. Uzakta görünen ışıklar, ingiliz ordusu. Marşlarının gümbürtüsü duyuluyordu derinden. Morphy Trinity'le duruyordu, kalenin yanındaki uzun duvarda, diğer askerlerle. Elinde demir makası, hazır bekliyordu. Trinity şarjörlerini kontrol etti, duruşu da rambomsu idi. Şimşekler çaktı, yağmur hafiften başladı, gittikçe hızlandı. Damlaların zırhlara çarpmasıyla güzel tınlamalar çıktı.

İngiliz ordusu kaleye iyice yaklaşmıştı şimdi, ağır zırhları, mızrakları belli oluyordu. Ordunun içinden arızalı bir tanesi bir kayaya çıktı, böğürerek onlara marş emrini verdi. Ne yaratıklar ama..

Kayanın üstündeki arıza farklı bir tonda böğürünce ingilizler durdu. Bir süre ortalıkta sadece yağmurun sesi duyuldu. Arıza bir daha böğürdü, ingilizler mızraklarını yere vurmaya başladılar, güm, güm, güm. Bayram gibiydiler.

Zion tarafında yaylar gerildi, silahlar doğrultuldu. Morphy "Bekle!" diye bağırdı. Aslında ortamda bir havası yoktu, ama demir makası ona otorite kazandırmıştı adeta, insanlar sözünü dinliyordu.

Kale tarafından müthiş bir gürültü geldi. Tüm gözler elinde AWP'si (bkz. 4-6) olan adama döndü. İngiliz ordusunun ön safından bir adam yere yıkıldı. Düşman askerleri bağırmaya, "Artık dalalım" tarzında sesler çıkarmaya başladılar.

Arıza kılıcını ileri doğrultarak böğürdü. İngilizler Zion'a doğru koşmaya başladılar. Kalenin tepesinde muhafızlarıyla duran Locke kaliteli bir tonda "So it begins.." dedi. Morphy de "Hazır!" diye bağırdı. İngilizler geliyordu. "Ateş!" diye bağırdı Morphy ve düşman ordusuna ok, mermi etc. yağdı. Trinity de keleşiyle dikkatli atışlar yapmaktaydı. Kale tarafında Locke da emir verdi, tek gözlü bir adam "Ateş!" diye bağırdı ve düşman ordusuna yine ok, mermi etc. yağdı. Patır patır düşüyordu ingilizler, ama kale dibine ulaştılar. Bunu izleyen saniyelerde sayısız merdiven dayandı duvara. İngilizler hızla tırmanmaya başladılar. Morphy "Kılıçlar!" diye bağırdı. Askerler melee combat moduna geçtiler. Morphy de demir makasını kavradı, ve önündeki merdivenden gelen ilk ingilize geçirdi. Bahtsız ingiliz uçtu ve yandaki merdivene çarptı. Merdiven sallandı, üstündekilerle beraber yıkıldı, bu sırada iki başka merdivene daha çarptı, onlar da devrildi, düşen askerler aşağıdaki askerleri ezdiler, onların mızraklarına saplandılar, onların ezilmesine sebep oldular, kendileri ezildiler, vesaire.

Morphy döndü, yandaki sağlam bir ingilizi farketti: Adam sura girmiş unleash hell yapıyordu adeta. Morphy hemen fırladı, yerden kayarak adamın altına girdi. Herif ne olduğunu anlamadan makası geçirdi gövdesine.
"Hah" diye kalktı ayağa, "Şimdiden 2 oldu!"
"Ben 17'deyim" dedi Trinity. Tarıyordu sağa sola, "19!"
Morphy makasına baktı, "Ben seni biliyorum adamım, asla otomatik bir uzun namluludan geri değilsin" dedi ve atladı düşman arasına.

İngilizler surdaki defansı aşamamışlardı ama şimdiden baya harcanmışlardı. Zion savunması işini yapıyor gibiydi. Locke baktı savaşa, "Bütün yapabildiğin bu mu, Smith?" dedi "Hah! Gelin beyler aşağı inelim. Kahve isteyen?"
O anda duvardaki su yolunun dibine koca "şeyler" yerleştirildi. Morphy gördü bunu; ingilizler "şeyler"i yerleştirip kenara çekildiler. Aralarından biri elinde meşale koşmaya başladı. Bir şeylerin havaya uçacağı kesindi. "Trinity!" diye bağırdı, "İndir şunu"
Trinity nişan aldı, ve ateş etti. Yaratık vuruldu ama devam etti koşmaya, duvar dibine metreler kalmıştı..
"Öldür onu, vur!" diye delirdi Morphy. Trinity tetiğe asıldı, takır takır takır ingiliz mermileri yedi, ama son enerjisini o minik, Zion'un zayıf noktası olan yere atlamak için kullandı, ve meşaleyle beraber, içeri girdi.

Meşalenin oraya girmesiyle beraber ne olduğu hakkında kimsenin bir fikri yok(tu); çünkü sur üstündeki herkes aniden şoka girdi, kale tarafındakiler de o sırada kahveye inmişlerdi. Tabi müthiş gürültüyle geri döndüler, ve duvarda açılan koca yarığı görerek bir patlama olduğunu anladılar. İngiliz kaynaklarının Zion'dan hiç bahsetmediği düşünülecek olursa, denebilir ki aslında kimse o anı tam manasıyla bilmez. Ne gizem ama...

Morphy zorlukla doğruldu. Üstü başı toz toprak rezil rüsva olmuştu. Makası gitmişti. Etrafına bakındı. Heryer de toz toprak... olmuştu. Neredeydi ki? Az önce surda parti yapıyordu ve şimdi, hmm, çevresi berraklaştı biraz, yerdeydi. Duvarın yıkıntıları dört bir yana dağılmıştı. Etraf ceset ve yaralılarla doluydu. İngilizler geliyordu.
Höh, ingilizler cidden geliyordu. Yarıktan içeri girmişlerdi, ve sürüyle ingiliz oracıkta yalnız başına duran Morphy'e sadece birkaç metre mesafedeydi. Şimdi makası olacaktı orada var ya...
"Morpheus!" diye bağırdı Trinity duvarın üstünden. Atladı ve ingilizlerin üstüne çullandı. Keleşiyle dipçik darbeleri savurdu, ama onca düşmanı karşılayamadı ve yere düştü. Morphy dehşet içinde kalmıştı, "Trinity..." diyebildi.
O sırada arkasındaki zionluları farketti. "Ateş!" dedi ve ingilizlere ok, mermi etc. yağdı. Morphy fırladı, yerde bir kılıç bularak düşmanın arasına daldı, Trinity'i oradan çekip kurtardı.
"Kaleye, kaleye!" çağrılarıyla Zion'a girdiler. Bu sırada ingilizler ön kapıya da dayanmışlardı, koçbaşla kapıyı zorluyorlardı. Kırdılar da. Kayıplar vermeye devam ederek, güç bela iç kaleye sığındı Zionlular.

"This is it" di durum. Son sağlam kapı da vuruluyordu güm, güm. Locke, Morphy, Trinity, öylece duruyorlardı. Güm, güm. Kadın, çoluk, çocuk, yaşlı, hemen arkadaki sığınaktaydılar. Bu darbeden sonra da sıra onlara gelecekti. Ve yapacak bir şey yoktu.
Trinity Morphy'e yaklaştı, "Biz yavaştan bi depoya insek hemen Morpheus, anlarsın ya" dedi. Locke hemen döndü, "Hop! O motorlar benim ona göre" dedi. "Hadi oradan ayarladım ben!" dedi Trinity, "Sen komutanısın buranın, otur oturduğun yerde."
Morphy bu ikisinin tartışmasından sıyrıldı, .."Hayır, madem öyle siz de bir yere gitmiyorsunuz, burada ölün", pencereye gözü ilişti, ..."biz buraya zaten fazladan geldik, işimiz gücümüz var dışarıda.." günün ilk ışıklarını gördü, ..."Bura bittikten sonra ne işin kalır bir kere!"...
"Güneş doğuyor.." dedi ağır bir tonda. Locke ve Trinity durdular ve Morphy'e döndüler. Morphy güneşin doğuşunu izlemeyi sürdürdü, aklına Weo geldi, "Weo.." diye fısıldadı.
Locke'a döndü. "Bir şey yapmalıyız!" dedi. Birden ateşlenmişti. Komutanın muhafızını yakaladı, "Çabuk" dedi, "Kadın ve çocukları çıkartalım buradan, hadi!" Locke'a baktı, "Mağaralardan yol var değil mi? Hemen oraya götürelim, hadi ne duruyorsunuz"
Locke umutsuz bir sesle konuştu, "Böyle bir nefrete karşı ne yapılabilir ki.." dedi. Morphy durdu, yaklaştı, bir an sessizlik oldu, ve Morphy "Ride out with me" dedi.
"Ride out and meet them".
Locke geriledi, "Eeaa...hmm.. Pek de iyi bir fikir... eea değil.. ben şu depoya doğru bi... şey"
Morphy tuttu onu "Hadi, bırak saçmalama" dedi "Çıkar şu damn motorları!"
"Tamam lan tamam!" dedi Locke "Tamam lanet olsun.."

Ve kapı iyice hasar görmüş, tek darbelik işi kalmışken, karşısında motorsikletlerde Zion askerleri hazırdı. Locke tekerlekleri patinajle ısıtıyor, "Zion borusu son bir kez çalsın!" diyordu. Morphy yeni bir demir makası almış, bir elinde makas, bir elinde direksiyon, bağırtıyordu zangırtısını..

Ve Zion borusu öttü. Uzunca, kalenin her bir taşını titreterek. Kapı kırıldı, ingilizler içeri attılar kendilerini. Locke "Zionlular, ileri!" diye haykırdı. Motorlar düşmanın üzerine sürüldü.
Düşmanı yararak ilerlediler, ezerek, vurarak.. Morphy makasını savurarak beş-on adam götürüyordu bir seferde. Trinity motorunun üstünde ayağa kalkmış, keleşiyle tarıyordu. Avluya hızla çıktılar, gündoğumunu karşıladı motorlar (kafiyeye dikkat), ön kapıdan geçerek o dar köprüde ilerlediler. İngilizler etrafa savruluyorlardı, motorlar hızlarını alarak dışarıdaki kalabalığın içine daldılar.
Ölümüne saldırıyorlardı. To the death durumu meydandaydı. Makasını sağa sola sallarken Morphy birden onu farketti.
Güneşin doğduğu tarafta, tepenin üstünde Weo duruyordu. "Weo..." diye fısıldadı Morphy, dehşet içinde.
Weo "Zion'un kumandanı stands alone" dedi. Yanında Sparta kralı Leonidas belirdi. Adam sağlamdı. "Not alone" dedi. Arkasında 300 crimson kıyafetiyle spartalı belirdi. Mızrakları ve kalkanlarıyla. Weo ışın kılıcını çıkartıp çalıştırdı. Eflatun uzun bir ışın fırladı.
"Spartans! Push!" diye bağırdı Leonidas ve 300 + Weo tepeden aşağı ingilizlere doğru koşmaya başladı. İngilizler bir savunma hattı kurmaya çalıştılar ama passive açıdan ezilip geçildiler.
Katliam dönüyordu şimdi ortada. 300+Weo ingilizleri kesip biçiyordu. Leonidas "No prisoners!" diye böğürdü. 300 uluyarak"Auuuu!" karşılık verdi.
"No mercy!" diye böğürdü Weo. 300 uluyarak karşılık verdi. Weo da havaya girmişti.
Zafer kazanılmıştı. İngilizler arkalarına bakmadan kaçarken 300+Weo ve Zionlular buluştu. İngilizlerin arkasından bakarlarken (ki onlar arkalarına bakmıyorlardı) Morphy'nin ağzından şunlar döküldü "Zion muharebesi bitti. Britanya muharebesi başlamak üzere.."
Locke Leonidas'la el sıkışırken "Spartalılar Zion'un en önemli konuklarıdır" dedi, "Kalemize buyrun, size konukseverliğimizi gösterelim."
"Ve siz.." diye döndü üçlüye, "Biraz dinlenmeyi hakettik hepimiz, öyle değil mi? Come on.."
Kaleye doğru gittiler. Weo geride kaldı, "Siz gidin geliyorum ben" dedi. Döndü, savaş alanına baktı. Cesetler, silahlar, zırhlar. Bir ölünün hiç zarar görmemiş kalkanına ilişti gözü. O kalkanın yapımı için ne emek harcanmıştı belki, şimdi geride bırakılmıştı, harcanmıştı, hiç işe yaramadan. Büyük zarar çıkardı hesap yapılsa, hmm, işe yarayacak eşyalar toplansa, bu ölüler yağma edilse, iyi eşya kurtarılırdı baya. Hmm..
"İyi savaş" dedi bir ses ve Weo dönmesiyle ikizleri karşısında buldu. Duruyorlardı işte karşısında. Geriye çekildi hızla, eli lazer kılıcına gitti.
"Sakin ol adamım" dedi teki, "Biz düşmanın değiliz".
"Höh" dedi Weo.
"Fransızın yanında casus olarak duruyorduk" dedi öteki "Aslında senin yanındayız"
"Restoranda sen olay çıkartınca," dedi teki "Biz orada seni korumaya çalıştık ama sen hızla geçip gittin."
"Öea" dedi Weo, "Size güvenmem için herhangi bir sebep yok biliyorsunuz değil mi?"
Teki jiletini çıkartıp gösterdi, üstü kanlıydı "Bak, Weo, ingiliz kanı. İngiliz kanını tanırsın değil mi? Bu samimi olduğumuza yetmez mi?"
"Hmm" dedi Weo. Aslında restoranda da ikizleri kendine yakın hissetmişti, şimdi de içinden bir güven duyuyordu, istemeden gelen bir güvendi.
"Şey, pekala" dedi, "Öyle diyorsanız, tabiki dostumsunuzdur. Gelin o zaman, Zion'a, eğlenceye katılın siz de haydi"
"Yok, sağol" dedi öteki "Dediğimiz gibi casusuz biz. Sana yardımımız her zaman olacaktır, ama diğer insanların bizi görmesi pek hoş olmaz. Seninle olduğumuzun Fransızın kulağına gitmesini istemeyiz değil mi?"
"Pekala" dedi Weo. "Fransızın yanında ne yapıyorsunuz ki?"
"Senin de tahmin ettiğin gibi.." dedi teki, "Fransızla Smith'in birleşmesine engel oluyoruz. Morpheus'un da en çok önem verdiği şeylerden biri bu, değil mi?"
"Morph.." kaldı Weo. İkizler Morphy i de biliyorlardı demek. "Eea.. evet" diye mırıldandı. Adamlar belki de kendisinden daha çok bu işin içindeydi.
"O zaman ben gideyim artık.. eea görüşürüz" dedi kibarca. Döndü, yürümeye başladı "Görüşeceğiz" dedi öteki ve Weo dönüp bakarken adeta buharlaşarak uçup gittiler. Bir çeşit form değiştirme yetenekleri olduğunu düşündü Weo, bu adamların Matrix'ten anladıkları kesindi, gözlükler de Smith'i hatırlatan bir şeydi. Smith mi hmm, bu devirde böyle bir şeyden mutlaka şüphe etmesi gerekirdi, biliyordu, ama bu adamlara karşı nedense bir güven duymuştu işte. Kendisine yakındılar, uçup gitmeleri, böyle yetenekli olmaları, onun gibiydiler ikizler de. Kendisine yakın hissetmişti. İlginç, hmm, höh.

No comments: